Hakikatle yüzleşmek: “Duble Hikaye” / Milliyet – 24 Şubat 2014

Sanatçı Gülçin Aksoy’un “Duble Hikaye” adlı sergisi 27 Şubat – 13 Nisan tarihleri arasında Depo’da görülebilecek

Depo, 90’lar kuşağından bir diğer kadın sanatçının, Gülçin Aksoy’un, geniş kapsamlı kişisel sergisini sunuyor.
27 Şubat – 13 Nisan tarihleri arasında görülebilecek sergide, Gülçin Aksoy, hem farklı mecra ve teknikteki bireysel üretiminde ve yer aldığı ya da işbirliği yaptığı kolektif oluşumlarda, hem de akademide sürdürdüğü eğitimciliğinde, gündelik ve kurumsal hayata sinmiş her tür iktidar mekanizmasını ve sıradanlaşmış ideolojik kurguyu görünür kılmayı amaçlayan bir dil bulmaya çalışıyor.
Depo’nun iki ayrı katına yayılan “Duble Hikâye”nin merkezinde, 1980 darbesinin sanatçının ailesinde yarattığı ağır sarsıntı ve doğup büyüdüğü Samsun’da darbe dönemi ve sonrasında yaşanan dönüşümler yer alıyor. Serginin bu merkezden büyüyen çerçevesi, ’80 sonrasında yükselerek devam eden kentleşme ve kentsel dönüşüm meselelerini, kişisel ve toplumsal boyutta hakikatle yüzleşememe sorununu içermeye başlıyor. Aksoy, süregelen üretiminden bu sergi için seçtiği video, fotoğraf, halı, resim ve yerleştirmelerinde darbe rejimini, ulus devlet sembollerini ve kurumsal hiyerarşileri, hayatının farklı dönemlerinde bütün bunlarla kurduğu ilişkiler ve deneyimleri üzerinden sorguluyor.
Sanatçının tasarladığı ve elle ürettiği “Duble Hikâye” kitabı, Birtakımşeyler Stüdyosu’nda ipek baskı (serigrafi) yöntemiyle 100 adet çoğaltıldı.
Depo’daki sergiye söyleşi ve yazıların yer aldığı bir yayın eşlik ediyor. Yayında, Ahu Antmen’in ve BEKS’ten (Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği) Derya Fırat ve Öndercan Muti’nin yazıları, Serra Özhan-Yüksel’in Gülçin Aksoy’la “Duble Hikâye”nin hikâyesi üzerine yaptığı söyleşi ve Aksoy’un Samsun 78’liler Vakfı üyelerinden Suat Baysal’la söyleşisi bulunuyor.
7 Mart Cuma günü saat 19:00’da sanatçı Gökçe Erhan ve Gülçin Aksoy’un hazırladığı, kanuni Utku Yiğit ve erkekler korosunun eşlik ettiği sergi içeriğiyle bağlantılı “Beraber ve Solo Şarkılar” performansı da izlenebilir.
Yazının orijinaline erişmek için tıklayınız.

Cuntacılar işkenceden de sorumlu / Emre Aköz –

Nihayet 12 Eylül 1980 darbesi yargılanıyor. Ancak önemli bir eksik var: İddianame, darbe yaptıkları için cuntacıları suçluyor ama bazı arkadaşların dile getirdiği gibi, darbe ertesi sürece dokunmuyor.
Halbuki darbenin kendisi kadar… Darbeden sonra neler yapıldığı da çok önemli.
Örnek vereyim:
12 Eylül darbesinin korkunç uygulamalarını tek bir kurumla simgelemek istersek… Bu kurum hiç kuşkusuz Diyarbakır Cezaevi‘dir.
Bilgi almak için işkence yapılması Türkiye‘de sıradan bir olaydı o zamanlar. Karakola giren dayak yemeden kurtulamazdı.
Ancak Diyarbakır Cezaevi bambaşka bir yerdi. İtiraf etmek ya da etmemek, hüküm giymiş olmak ya da olmamak önemli değildi. Diyarbakır Cezaevi demek, sabahtan akşama kadar işkence demekti.
Hedef, çoğunluğu Kürtlerden oluşan tutuklu ve hükümlüleri sindirmek, kişiliklerini yok etmekti.

Mahkûmlar iğdiş edildi
Derya Fırat ile Hande Topaloğlu‘nun, “Toplum ve Bilim” dergisinin son sayısında (123) yayınlanan makalesi, bu ezme sürecinin nasıl işlediğini anlatıyor.
Fırat ve Topaloğlu, meseleye sadece Goffman, Foucault ve Agamben gibi baba sosyal bilimcilerin kavramlarıyla bakmamış… Çeşitli kaynakların yanı sıra, ‘Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği’nin (BEKS) iki yıldır yürüttüğü “12 Eylül” araştırmasının verilerinden de yararlanmışlar.
Bu çalışmaya baktığımızda, fiziki işkence ile kişiliği ezmeye yönelik işkencenin birbirini tamamladığını görüyoruz.
Örneğin falakaya yatırma, coplama, tırnak çekme, ayaktan asma, germe, üstüne sigara bastırma, ayakta bekletme, cinsel organına elektrik verme gibi işkenceler daha çokfiziksel acıya yönelik uygulamalardı.
Ancak işkenceciler bunları “yeterli” bulmuyordu. İnsanların ruhsal bütünlüklerini bozmakamacıyla da işkence yapıyorlardı: Üstüne köpek salma, dışkı yedirme, makatına cop sokma, zorla arkadaşına işkence ettirme, tecavüz etme gibi…
İki tür işkencenin kesiştiği en korkunç nokta ise bazı erkeklerin iğdiş edilmesiydi.
Genç yaşta eşlerine, “Benden sana artık hayır yok, git başkasıyla evlen” diyen birçok hükümlü olmuştu. Bunların bir kısmı intihar etti.

İstiklal Marşı’yla işkence
12 Eylül darbecilerinin “yenilik” sayabileceğimiz… O zamana dek pek uygulanmayan başka yöntemleri vardı: Marş okutma ve dinletme gibi…
Mesela İstiklal Marşı ülkenin bağımsızlığını anlatan bir eserdir. Bugün “tam bağımsızlıkçı” olanlar hariç, Kürt ulusalcıları bile İstiklal Marşı’na karşı çıkmıyor; “ortak değerimizdir” diyor.
Ancak 12 Eylül zebanileri, 40 kere üst üste dinleterek ya da zorla söyleterek İstiklal Marşı‘nı bir işkence aracına dönüştürmüştü. (Başka marş ve şarkıları da kullandılar.)
Bu işkenceleri yapanlar, elbette sadist askerlerdi. Ancak sadist tipler oraya planlı bir biçimde atanmıştı.
Eğer planlı olmasaydı… Protestolar, şikâyetler, gösteriler, açlık grevleri sonucunda sadistler yöneticiler oradan alınırdı. Halbuki görevlerine devam ettiler.
Kenan Evren ve arkadaşları, Diyarbakır Cezaevi’ndeki o çarkı gayet iyi biliyordu.
Dolayısıyla bu adamları sadece darbe yaptıkları için yargılamak yetmez. Asıl darbeden sonra yaptıkları için hesap vermeliler.

Yazının orijinaline ulaşmak için tıklayınız.

Ermenilerin ‘Gezi’si 19 Ocak’tı / Agos – 17 Ocak 2014

UYGAR GÜLTEKİN

uygargultekin@agos.com.tr

Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği (BEKS) üyesi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi Tuba Emiroğlu, Öndercan Muti ve Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Derya Fırat, 19 Ocak’ın Ermenilerde nasıl yeni bir kuşak yarattığında dair yeni bir yorum getiriyorlar.

Daha önce 12 Eylül belleği,  toplumsal hareketler ve gençlik üzerine yaptıkları araştırmaların sonucunda ortaya çıkan veriler üzerinden 19 Ocak okuması yaptılar. 90’lar kuşağı dediğimiz kuşaktan bireyler, onların anne babaları olan 68 ve 78 kuşağından insanlarla yapılan görüşmelerin sonucunda ortaya çıkan tablo oldukça net; “Türkiye toplumu için Gezi neyse Ermeniler için de 19 Ocak öyle.”

 ‘Vurgu çok fazla’

Araştırmalar kapsamında 200’den fazla kişiyle yapılan görüşmelerde ortaya çıkan durum, benzer bir araştırmanın Ermenilerle de ayrıca 19 Ocak özelinde yapılması gerektiğini ortaya koymuş. Hrant Dink’in araştırmada karşılarına nasıl çıktığını anlatan Derya Fırat şunları söylüyor; “Türkiye’de şöyle bir durum da var. 12 Eylül için gidiyorsunuz OHAL çıkıyor. Travma travmayı çağrıştırıyor. 12 Eylül için gidiyorsunuz Hrant Dink çıkıyor karşınıza. Onun dışında siyasi angajman kazanma sürecinde gençlerin önemli vurguları var.  Hrant Dink de böyle karşımıza çıktı.”

Yapılan çalışmada 19 Ocak vurgusunun oldukça yoğun olduğunu gördüklerini söyleyen Öndercan Muti de Hrant Dink’in kendisinin ve 19 Ocak’ın Ermeni gençleri için bir ‘bellek mekânı’ olduğunu gördüklerini söyledi.

Ermeni gençler dışında 68 ve 78 kuşağından Ermenileri de kapsayan görüşmelerden hareketle Tuba Emiroğlu, iki kuşak arasında çok önemli bir referans farkı olduğunu belirtiyor; “68 ve 78 kuşağından insanlara 12 Eylül’ü sorduğumuzda 1915’i referans veriyorlar ama yeni kuşaklar için bu referans 19 Ocak. ”

Yeni bir kuşak

Görüşmeler İstanbullu ve orta sınıf gençlerle yapılmış. Yani aileleri ya kendi işinin sahibi ya da esnaf. Gençlerin tamamı  Ermeni okullarında okumuş ve İstanbul’da üniversiteye gitmişler. Muti, araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçları şöyle anlatıyor; “Bu gençlerin hepsi sabahları “Türk’üm doğruyum” diyerek okula gitmişler. Aileleri politik olarak aktif siyasetin içinde değiller. Hatta 12 Eylül askeri darbesinden direk olarak etkilenen akrabaları dahi olmadığını söylüyorlar. Siyasetle olan ilgilileri ve politik aktiflikleri Hrant Dink’in katledilmesinden sonra başlıyor. Bir araya gelmeye başlıyorlar. Siyasi olarak kendilerini eğitmeye, araştırma yapmaya başladıklarını söylüyorlar. Evlerinde siyaset konuşulmaya başlanmış. Politizasyon ailelere de yansıyor. 1 Mayıs’a annesi ile beraber gidenler var.”

Fırat; 6-7 Eylül, 12 Eylül gibi olayların hiçbirini yaşamayan bu kuşağın karşılaştığı ilk tarihsel olayın 19 Ocak olduğunu söyledi. Türkiye’ye özgü bir durum olduğunu belirten Fırat, “Darbelerle kuşaklar arasındaki aktarım kesintiye uğradı. O nedenle 19 Ocak gibi tarihsel olaylar politik kuşakların oluşmasında önemli bir rol oynuyor” diyor.

Süreç devam edecek

Araştırmada Agos faktörüne de dikkat çekiliyor. Muti, yapılan görüşmecilerin çoğunun Agos’tan bahsettiğini belirterek “Artık Agos sayesinde bir aktarım var. 68 ve 78 kuşağı ile bir aktarım sağlanıyor. Daha önceki kuşaklarla da. 12 Eylül’le ilgili bir şey sorduğumuzda ilk etki Agos. Agos’a kadar Ermenilerin kendi sorunlarının, Türkiye ve dünya sorunlarının tartışıldığı bir platform görülmüyor. Bu bağlamda Agos 80 sonrasındaki ilk politikleşmenin nüvelerini verdi.  Ve artık dernekler de var. Derneklerde gençler yıllarca ailelerinde devam eden suskunluklarla ilgili, geçmişe dönük okumalar yapabiliyorlar. Dernekler sayesinde bu aktarım önümüzdeki kuşaklarda da devam edecek.”

Yeni kurulan Ermeni derneklerinin daha öncekilerden farkını şöyle anlatıyor Emiroğlu; “Daha önceki Ermeni kuşaklar, 68’liler 78’liler, sol gruplar içinde sosyalist kimlikleri ile sınıf vurgusu yaparak siyasallaşmışlar. Ama şimdiki dernekler evrensel değerlere vurgu yaparak Ermeni kimliği üzerinden örgütleniyor. Mesela Ermenilerin Gezi Parkı’nda herkesten farklı bir bellek talepleri var.”

Genç kuşağın eski kuşaklara göre 19 Ocak’a daha farklı baktıklarını belirten Emiroğlu; “Bu gençler için 19 Ocak bir politik konum alma nedeni. Bellek olarak böyle aktarıyorlar. 12 Eylül sorulduğunda 301. madde, Hrant Dink ve derneklerin kapatılması üzerinden cevap vermeye çalışıyorlar.  Artık aileleri gençlere Hrant Dink örneğini veriyor; ‘Aman oğlum yapma’.”

Zincirin halkası

Hrant Dink’in artık gençlik için bir idol oluşturacağını belirten Fırat; “Sadece bu araştırma için değil genel tabloya baktığımızda bu cinayetin faili belli bir ‘faili meçhul’ cinayet olduğu yani devlet işi olduğu sadece Ermeniler için değil herkes tarafından kabul ediliyor. En milliyetçileri bile bunu kabul ediyor. Yeni kuşaklar için deneyimlenen ilk olay bu. Daha eski 78 kuşağı ise Hrant Dink’in katledilmesini zincirin bir halkası olarak görüyor. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu’dan sonra. Onlara daha bütünlüklü bir şey üzerinden bakılıyor. Ermeni gençler için ise tarihsel referans 19 Ocak’tan 1915’e atlıyor.”

Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri de yeni kuşağın Ermeni toplumunun kendi sorunlarına dönük eleştirilerde bulunabiliyor olması. Fırat, önemli bir şans olarak gördüğü bu durumu şöyle yorumluyor; “Bizzat Ermeni kimliği üzerinden bir siyasallaşma var. Cemaat içi eleştiriler oldukça yoğun. Yeni kuşağın önceki kuşaklara göre değiştirip dönüştürme potansiyeli çok daha fazla.”

‘Neden yanımızda Türk öğrenci yok?’

“Mesela 24 Nisan eylemlerine gitmemi hiç istemezler. Birilerinin o sırada bizleri izlediğine, eşgal çıkarttığına dair komplo üretmekle meşguller.” (Kadın, 1991 doğumlu)”

“Okullarda problem yaşandı. Azınlık okullarında. Sonuçta o yaşanan sıkıntılar derneklerde olsun okullarda olsun toplum yaşamını olumsuz etkiledi. Azınlık toplumundaki muhafazakarlığı aktardı ve bunun da tabi olumsuz yansımaları oldu. 90larda muhalif insanlar Agos Gazetesi falan ancak 90lı yılların sonunu yani 2000’li yılları beklemek zorunda kaldılar. O yılları bekledik. Böyle bir içinde kapanma dönemi yaşandı.” (Erkek, 1980 doğumlu)

“Bizim okullar çok şeydir böyle, Ermeni okulları kraldan çok kralcıdırlar. Bir soykırımı tartışmak çok kolay değildir. Tartışılsa bile kapı kapatılır vs. Müdürler ‘aman biz bir şey yapmayalım da başımız ağrımasın’ derdindedir… ‘O yüzden bizim solcu bir hocamız vardı’ gibi şeyler benim pek başıma gelmedi… Türkiye’deki siyasi durum, Ermenilerin durumu; kendi durumumuzdan bile habersiz büyüyoruz. Bu da çok içler acısı bir durum… Neden biz böyle bir okuldayız, neden yanımızda Türk öğrenci yok?” (Kadın, 1991 doğumlu)

“Ben bunun en acı ve gerçek durumlarından birini yaşadım çünkü hani bu yüzden, 82 Anayasası’ndaki fikir suçları yüzünden yargılanma, 301. maddeden yargılanmalar ve sonrasında yaşanan olayların yolunu açan süreç. Ben bunu bireysel olarak Hrant Dink’in ölümünde yaşadım. O benim ilk patronumdu, ben onunla birlikte çok güzel zaman geçirdim. Hayatımdaki çok önemli insanlardan biriydi yani neredeyse gözümün önünde öldürüldü.” (Kadın, 84 Doğumlu)

Sosyolog Prof. Ferhat Kentel:

‘Toplum yeniden kuruluyor’

Türkiye Ermeni toplumu üstüne TESEV bünyesinde yaptığı sosyolojik saha çalışmalarıyla tannan Prof. Ferhat Kentel, 19 Ocak’ın Ermeniler üstündeki etkisiyle ilgili gözlemlerini anlattı.

“Ermeni toplumu içinde daha önce görülmeyen bir gençlik grubu, yüksek sesle konuşmaya başladı. Nor Zartonk grubu buna örnek. Nor Zartonk dışında da Ermeni toplumu içinde dalga dalga çeşitli tonlarda daha fazla konuşmak isteyenler ortaya çıktı. Eski kuşaklarda ise bir bölünme oldu. ‘İşte biz dememiş miydik Hrant konuşmayacaktı, yapmayacaktı’ diyenler içine kapandı. Bir grup ise ‘Yeter, artık konuşmamız lazım’ diyorlar. Bir çok ileri yaşta Ermeni ise kamusal alanda daha görünür oldu. Bunda Hrant’ın ölümünün getirmiş olduklarının dışında, her 19 Ocak’ta yapılan anmalar, dava önlerinde eylemler, 24 Nisan anmaları da etkili oldu. Artık Müslümanlaştırılmış Ermeniler Konferansı yapılabiliyor. Türkiye-Ermenistan ilişkileri üzerine üniversitelerde sempozyumlar yapılıyor. En önemlisi de Ermeni Soykırımı sözü açık ve net bir şekilde konuşulmaya başlandı. Cin şişeden çıktı ve tekrar geri sokamıyorsunuz. Sözlü tarih çalışmalarıyla da geçmiş dile gelmeye başladı. Gezi eylemleri de benzer bir etki yaptı. Gezi eylemleri aynı zamanda toplum olma çabası. Bir şeyler yeniden kuruyor. 19 Ocak’ta da öyle.  Gezi eylemleri, toplumun yeniden kurulmasında nasıl bir basamak ise Hrant’ın katledilmesi de öyle oldu.”

Yazının orijinaline ulaşmak için tıklayınız.

Gezi’den Gezi’nin Öncesine Bakmak: Sokağın Belleği / Mesele Dergisi – 29 Haziran 2014

Geçtiğimiz ay Dipnot Yayınları’ndan, Sokağın Belleği: 1 Mayıs 1977’den Gezi Direnişine Toplumsal Hareketler ve Kent Mekânıadında derleme bir kitap çıktı. Çerçevesini uzam, bellek ve toplumsal hareketler üzerinden çizen kitap, Türkiye tarihindeki toplumsal mücadelelere ve kitlesel direnişlere olduğu kadar, 21. yüzyılda dünya genelinde boy gösteren eylemlere de odaklanıyor. Bu vesileyle biz de, kitabın yazarlarından Derya Fırat, Bekir Düzcan, Melike Işık Durmaz, Öndercan Muti ve Tuba Emiroğlu ile bir araya gelerek kitapta yer alan makaleler ve Türkiye’nin yakın tarihinde gerçekleşen direniş eylemleri üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Klişe bir soruyla başlayalım. Sokağın Belleği’ni hazırlama fikri ne zaman ve nasıl oluştu?

Bekir Düzcan: Aslında bu kitap Gezi direnişinden neredeyse 2 yıl önce düzenlenen bir kolokyumun sonucunda ortaya çıktı. 20-21 Mayıs 2011 tarihlerinde, İstanbul’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Disiplinler Arası Kültür Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği (BEKS) tarafından “Kolektif Belleğin İzinde Sokak ve Toplumsal Hareketler”başlıklı bir kolokyum gerçekleştirilmişti. Sokağın Belleği ağırlıklı olarak bu kolokyum sonucunda seçilen bildirilerden hareketle yazılan makalelerden oluşan bir derleme. Kolokyumun düzenlendiği tarihten bu yana geçen zaman içinde Fulya Atacan, kitaptaki yazısına ek olarak Gezi Direnişi sonrasında bir Taksim-Tahrir karşılaştırması kaleme aldı; Ezgi Bakçay Çolak yazısını Gezi Parkı eylemlerinin analizini içerecek biçimde değiştirdi; Derya Fırat ve Tuba Emiroğlu ise kitaba, tarihsel olay, toplumsal hareketler ve kuşak ilişkisini konu alan bir makale ekledi.

Ciddi anlamda bir Gezi Kitaplığı oluşmuş durumda. Sokaklarda sıcak direnişin devam ettiği günlerde ardı arkasına patlayan “Gezi kitapları”na nasıl bakmak gerekiyor sizce? “Sokağın Belleği”, kitaplığın hangi rafında duruyor?

Derya Fırat: Öncelikle bu kitap bir “Gezi kitabı” değil. Şu manada, yani yalnızca Gezi direnişini ele alan makalelerden oluşmuyor. Daha ziyade ,1 Mayıs 1977’den günümüze kadar uzanan bir süreklilik çizgisinde, farklı toplumsal hareketler üzerinde duruyor. Bir bakıma Gezi’den Gezi öncesine bakıyor. Gezinin ardalanını ele alıyor. Bunu da toplumsal hareketler, bellek ve mekân ilişkisi dolayımında inceliyor. Aslında bu kitap, “gezi kitapları”nın aksine bir kopuştan, “radikal bir yeniden” çok, sürekliliğe işaret ediyor ve kitaplığın bellek ile toplumsal hareketler rafları arasında bir yerlerde duruyor.

Tuba Emiroğlu: Evet, toplumsal hareketler arasında bir süreklilik çizgisinin kurulabilmesi oldukça önemli. Zaten yeni toplumsal hareketler adlandırmasına yönelik pek çok eleştiri de buradan kaynaklanıyor. Elbette bugün toplumsal hareketlerin öznesi, repertuarı ve temaları artık oldukça çeşitli ancak yüzlerce yıllık, azımsanamayacak ve göz ardı edilemeyecek bir deneyim mirası da söz konusu toplumsal hareketler konusunda. Bunu Gezi sürecinde de gördük. Forumlar, duvar yazıları dili-üslübu yeni olmakla birlikte 1970’lerden de bildiğimiz eylemler.

Kitapta, ‘kuşak’ kavramının tarihsel ve sosyolojik boyutuna da yer vermişsiniz. Tanımlama meselesi politik bir boyut da içeriyor sanki… Sizce Gezi Parkı gençliğini “Gezi kuşağı” olarak tanımlamak ne derece doğru/yanlış?

Tuba Emiroğlu : Kuşak dediğimiz olgu belirli yapısal değişimlerin oluşmasının ve tarihsel-toplumsal kurucu bir olayın gerçekleşmesinin yanı sıra bu değişimlerin daha az deneyimli olanları, yani gençleri etkilemesi ile ortaya çıkar en basit anlamıyla. Bu anlamıyla Gezi Parkı eylemleri özellikle sürece dâhil olmuş, daha önce bu çapta bir kurucu olayla karşılaşmamış gençleri bir potansiyel kuşağa dönüştürmektedir. Öte yandan, özellikle politik kuşaklara baktığımızda “kuşak adlandırmasının” yapılabilmesi, başka bir ifade ile, potansiyel kuşağın efektif bir kuşağa dönüşmesi daha ziyade bilinç ve bellek ile ilgili bir kavramdır ve söz konusu dönem geçtikten sonra bu gençler ortak bir geçmişe sahip olduklarının bilincine, kendilik bilincine vardıklarında ortaya çıkar. Bu açıdan, Gezi kuşağı potansiyel bir kuşaktır. ‘Gezi kuşağı’ adlandırmasının yapılabilmesi için henüz erken demek daha doğru olur.

‘Kuşak’ üzerinden devam edersek, 68, 78, 80 kuşaklarından “Y” kuşağına geldiğimizde, toplumsal hareketlerin kent mekânıyla ilişkisi nasıl değişti? Toplumsal hareketler bağlamında düşünecek olduğumuzda, kent mekânının farklı toplumsal kuşaklar tarafından kullanımında bir değişim yaşandığını düşünüyor musunuz?

Derya Fırat: Y kuşağı demesek daha iyi. Tuba (Emiroğlu) ile yazdığımız “Gezi Kuşağı’ mı Dediniz? Tarihsel Olay ve Toplumsal Kuşaklar” başlıklı yazılarda tam da bu meseleyi sorunsallaştırmaya çalıştık. Ben 70’li yılların gençlik kuşaklarının yakından bildiği “yaşamı değiştirmek”, ancak temellük edilmiş bir uzam söz konusuysa mümkündür olgusunun bugünkü gençlik kuşakları tarafından bir kez daha yeniden keşfedildiğini düşünüyorum.

Tuba Emiroğlu : Temelde farkın, unutulanın hatırlanması olduğunu düşünüyorum aslında. Şöyle ki, tarihin her döneminde toplumsal hareketler belirli fiziksel ve simgesel uzamlarda vuku bulmuştur. 68 Mayıs’ı dendiğinde dünyanın pek çok yerinde üniversite amfileri ve sokakların akla gelmesi buna örnektir ya da kamusal pek çok alan, protestoların gerçekleştiği mekânlar olmanın yanı sıra protestoların ardından daha kolektif, hatta gündelik yaşam pratiklerinin deneyimlendiği alanlar olmuştur. Türkiye’de ise, 1980 askeri darbesinin belki de en önemli sonucu bu alanların insanların elinden alınmasıdır. Gezi, bu anlamıyla sokakların ve kentin başka pek çok mekânının bizim olduğunu bize hatırlatmıştır. Bu bağlamda, seksen sonrası kuşaklar için kent mekânının bu denli kitlesel bir mücadeleyle anılması bir ilktir. 

Kitapta fiziki/coğrafi uzam, toplumsal uzam ve sembolik uzam kavramları ile ifade bulan bir ayrımdan söz ediliyor. Kavramlar üzerinden gidersek, iktidarın, meseleyi “3-5 ağaç” şeklinde görme konusundaki ısrarı nasıl tercüme edilebilir?

Derya Fırat: Evet uzamı ya da mekânı üç farklı boyutuyla birlikte düşünmek gerekiyor. Bir yanda olayların meydana geldiği maddi boyutuyla, diğer yanda toplumsal aktörlerin eylemleriyle şekillendirdiği ve karşılığında biçim aldığı toplumsal boyutuyla ve son olarak da, tahayyüllerimize gönderme yapan ve mücadelenin belki de damarının geçtiği sembolik boyutuyla. Kitabın giriş metninde bu kavramların tanımlarını uzun uzadıya bulmak mümkün. İktidarın ya da tüm iktidarların olduğu gibi, onlar karşısında mücadele edenlerin de temel meselelerinden biri bu simgesel boyutta saklı.

Melike Işık Durmaz: Taksim konusuna baktığımızda, meydanın kuruluşundan bugüne, değişen iktidar yapılarına göre hem fiziksel anlamda sürekli dönüştüğünü hem de mücadele halindeki güçlerin bu dönüşümde kendilerini var edebilmek adına burayı farklı biçimlerde sahiplendiğini görüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bu meydan hep simge değeri taşımış. Planlar yapılmış ve yeniden yeniden düzenlenmiş. Taksim’de olan biten hiçbir şey 3-5 ağaç meselesi olmamış hiçbir zaman. Ne Kışla yapılırken ne Atatürk anıtı dikilirken… İktidarlar daima mekânı denetim altına alarak iktidarlarını kuruyorlar. Rant boyutu var elbette meydanın yaşadığı dönüşümün, ama ranttan öte simgesel bir mücadele de var.

Kitapta en sık başvurulan kavramlardan bir tanesi sanıyorum “bellek mekânları” ifadesi. Tam olarak ne anlama geliyor bu kavram? Diyarbakır cezaevinin, ‘İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmek yerine kapatılması, Madımak Oteli’nin ’Utanç Müzesi’ yerine Bilim ve Kültür Merkezi’ne çevrilmesine karşılık, sokak isimlerinin, örneğin Ergenekon Caddesi’nin Hrant Dink Caddesi, Baysungur Sokak’ın Konstantin Sokağı, Kurtuluş Caddesi’nin Tatavla Caddesi olarak değiştirilmesi gibi örnekler de var. Bu ve benzeri eylemleri, farklı tarafların bellek mekânları üzerindeki iktidar mücadelesi olarak okumak mümkün mü?

Derya Fırat: “Bellek Mekânları” Fransız tarihçi Pierre Nora’nın sosyal bilimler literatürüne kazandırdığı bir kavram. Bellek mekânlarını “kalıntılar”, “yaşayan hafızanın suları çekildiğinde kıyıda kalan deniz kabukları” olarak tanımlayabiliriz. Maddi, somut, coğrafi olandan, soyut entelektüel açıdan oluşturulmuş olana kadar birçok şeyi kapsayabilir bellek mekânları. Örneğin bugün,“15-16 Haziran”, “16 Mart”, “4’ler”, “Beyaz Renault”, “Deniz Gezmiş”, “Erdal Eren”, “Fatsa”, “Kemal Türkler”, “Kızıldere”, “Mahir Çayan”, “Parka”, “Tariş”, Türkiye’de sosyalist hareketlerin bellek mekânı olarak gösterilebilir. Bellek mekânlarının işlevi zamanı durdurmak, unutma işini engellemek, nesnelerin durumunu sabitlemek, ölümü ölümsüzleştirmek, soyut olanı göstergelerin en azı içinde anlamın en çoğunu kapsayacak şekilde somutlaştırmaktır. Bu kavramdan hareketle, Öndercan Muti ile birlikte 1980 Darbesinin belleklere kazıdığı mekânları ele aldık. Bunlar: “Sokak”, “1 Mayıs 1977 Taksim Meydanı” ve Diyarbakır Cezaevi. Sokağın,  siyasal mücadelelerin kentsel uzamı olarak tüm Türkiye toplumunu kesen bir bellek mekânı, “1 Mayıs 1977 Taksim” sosyalist mücadelenin tahayyülünde imgesel bir mekân, tüm Türkiye sol hareketleri için ortak bir bellek mekânı, Diyarbakır Cezaevi 1980-1984’ün ise Türkiye’de Kürt halkının bellek mekânını oluşturduğunu ortaya koymaya çalıştık. Bugün Gezi direnişinde de gösterdiği gibi, Taksim Meydanı, iktidara karşı bir belleğin uzamsal, zamansal çerçevesini kurmaktadır. Taksim Meydanı toplumsal tahayyülde bir direniş mekânı, sembolik düzlemde ise iktidara karşı söz almanın kamusal uzamını oluşturuyor.

Öndercan Muti: Kaldı ki, ne Türkiye’de ne de dünyada halkların, emekçilerin, yoksulların, kadınların, kısacası ezilenlerin kendi sözlerini söyleme ve birleşme, bütünleşme mekânı olarak sokakların tartışma, hatta mücadele konusu olması yeni bir durum değil. Keza meydanlar da mücadelenin ve hatta devrimlerin olduğu kadar acıların da ortaklaştığı, anıların biriktiği ve cisimleştiği yerler olagelmiş. Diyarbakır Cezaevi, Ergenekon Caddesi, Kurtuluş Caddesi… Esasen bu mekânlar farklı zamanlarda farklı grupları hedef alan devlet şiddetinin ve terörünün de mekânları. Bu şiddet ve terör ya doğrudan buralarda gerçekleşmiş ya da bu pratikleri hatırlatıyor. Yani acıların, kayıpların deneyimi buralarda yazılı. Mekânlar, mekân isimleri üzerinden yürütülen bellek mücadeleleri bu acıları, bu kayıpları ve en önemlisi devlet terörünü de unutmama ve unutturmama mücadelesi. Kayıplarının peşini bırakmadan, acılarını ve belleklerini canlı tutarak muktedirlerin ‘resmi’ tarihine karşı olana bitene dair alternatif ve kolektif bir anlatı oluşturma mücadelesi.

Her yıl nisan ayının son iki haftasının gündemi oluşturan, “hükümet 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin verecek mi?” sorusunun yanıtı bu sene de sert oldu.  Bülent Arınç, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, İstanbul Valiliği’nin aldığı kararlarda Taksim’in ayrılan bir alan olmadığı çok açıktır.” sözlerinin ardından, Başbakanın da,  “Taksim’den umudunuzu kesin… Devletle gerilime girmeyin… Sendika başkanı burası bizim kutsalımızdır diyor. Lafa bak ya. Nasıl bir kutsalsa…” gibi cümleler sarf ettiğini ve sendikalara, Yenikapı ile Maltepe’yi işaret ettiğini görüyoruz. Hükümetteki bu Taksim fobisini nasıl yorumlayabiliriz? 1 Mayıs’ın Taksim’den kopartılması ne anlama geliyor işçi sınıfı açısından? Hükümet bellek “sıfırlamaya” mı çalışıyor?

Öndercan Muti: 1 Mayıs törenleri tam 52 yıllık bir mücadelenin sonunda 1976’da ilk defa kitlesel olarak Taksim Meydanı’nda kutlandı. 1 sene sonra, 1977 yılında ise muazzam bir katılım gerçekleşti. 70’lerin sosyalist mücadelesinin yoğunluğuyla koşut gerçekleşen bu kitleselliğe devletin verdiği yanıtı hepimiz biliyoruz. Fakat 1977 1 Mayıs’ına ait anılar yalnızca bu katliamla sınırlı değil. O güne dair anlatıların büyük bir çoğunluğu meydandaki hareketlilikle, meydanı doldurmanın, inanılmaz bir kalabalıkla meydanda var olmanın verdiği coşkuyla ilgili. Ardından yine 30 yılı aşkın sürelik bir mücadelenin ardından 1 Mayıs’ın adresi yeniden Taksim Meydanı oldu ve bu sefer meydanda bulunmanın, iktidara karşı söz almanın ve muhalif bir birlikteliğin tadını genç kuşaklar da tatmış oldu. Aslında böylece Taksim yalnızca belirli bir kuşağın ya da belirli siyasal hareketlerin bellek mekânı olmaktan çıkıp topyekûn bir ‘direniş mekânı’ payesini kazandı. Bunun en önemli emaresi Gezi’de AKM’nin 77 1 Mayıs’ını hatırlatacak şekilde pankartlarla düzenlenmesiydi. Bunun yanında muhalif bir duruşla bu meydanda bulunmuş, orada söz söylemiş her kuşak yine aynı mekânda polis eliyle devlet terörünü de deneyimledi. Taksim artık hem toplumsal mücadele bakımından bir bellek mekânı hem de bir direniş mekânı. İktidarın bu alanı toplumun elinden almaya kalkışmasının temel nedeni de burada yatıyor.

Melike Işık Durmaz: AyrıcaTaksim’le ilgili güncel tartışmaları düşündüğümüzde bu yılki söylemlerin önceliklerden bir anlamıyla farklı olduğunu söyleyebiliriz. İktidarlar her zaman Taksim’den korkuyor, sendikalar her zaman 77’nin sorumlularının bulunması talebiyle Taksim’e çıkmak istiyor; ama bu sefer bir “kutsallık” meselesi gündeme geldi. DİSK’in “Taksim bizim kutsalımız” sözü aslında bellek savaşında başka bir boyuta gelindiğini gösteriyor. Buranın bir bellek mekânı olduğunun, sadece mücadelenin görünürlük kazanmasının ötesinde bir önemi olduğunun ilan edilmesi gibi… ‘Kutsal’, sorgulanmayan anlamına gelir; ama buradaki kutsal sözcüğünü bu anlamda ele almamak lazım sanırım. Taksim’in daimi mücadele uzamı olduğunun bir ifadesi olarak okunabilir. Üstelik bu sene hem 77’nin ve sosyalistlerin, ama daha güncel olarak da Gezi’nin belleği işin içine giriyor. Yani iktidarın söylediğinin tersine, toplumsal tahayyülde ve belleklerde Taksim tam da “1 Mayıs Meydanı”.

80 Darbesi’yle birlikte sokak, siyasetten radikal bir biçimde ‘arındırılmıştı’. Kitapta bu kopuş, “Siyasal alanın bu yeniden düzenlenişi, siyasi hareketlerin kamusal alanla ve özellikle de sokakla bağlarını depolitizasyon sürecine yol açtı.” şeklinde ifade ediliyor. AKP iktidarı süresince yaşanan Tekel direnişi, kentsel dönüşüm ve HES karşıtı mücadeleler, Emek Sineması eylemleri, Gezi direnişi gibi örneklere bakarak tersine dönen bir süreç yaşandığından bahsedilebilir mi?

Bekir Düzcan: Evet böyle bir süreç yaşanıyor haklısın. Kentsel tahakküm karşısında sokak ihlali, yenme kudretine sahip olsun olmasın hemen her zaman estetize olma ve tüm zamanlara hükmetme potansiyeline sahip. Sokağın “bellek şantiyeleri”nde bir direniş mekânı olarak anımsanır hale gelmesi de, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, sokağın “zayıfın sanatı” olarak hafızalara, kuşaklara ve zamanlara yayılmasını tesis edecektir.

Derya Fırat: Zaten bizim kitapta da, ilk beş yazıdan sonra kitapta yer alan makaleler tam da bahsettiğin tersine dönen ve yolu Gezi’ye çıkan süreci inceliyor. Örnek vermek gerekirse: Neşe Voyvoda, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takiben ortaya çıkan en büyük işçi eylemi olarak tarihe geçen, 1989 yılındaki Bahar Eylemleri’ni inceliyor. Berna Ekal’ın, “Geceleri de, Sokakları da, Meydanları da Terk Etmiyoruz: Türkiye’de Sokak ve Feminist Hareket” başlıklı yazısında 17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen “Dayağa Karşı Yürüyüş”den itibaren feminist hareketin sokak eylemliliğini ele alıyor. Gizem Aksümer, “Hak Arayışında Hatırlamanın Rolü: Kentsel Dönüşüm Karşıtı Mahalle Hareketleri ve Mücadele Belleği” başlıklı makalesinde, kentsel dönüşüm karşıtı hareketleri ele alıyor.

“Sokağın Belleği”, yalnızca Türkiye’deki toplumsal hareketleri değil, dünya genelinde gerçekleşen yakın tarihli hareketlere, örneğin Gezi Direnişi ile birlikte ismi en çok anılan kitlesel direniş örnekleri olan Ortadoğu’daki isyanlar ve ‘Occupy’ hareketlerine dair de bir bakış sunuyor. Peki, gösterilerin niteliği, protesto biçimleri, isyanın gelişme süreci açısından bakıldığında bu hareketler ile Gezi arasında bir paralellik kurmak mümkün mü? 20. yüzyıldaki halk ayaklanmalarının taşıdığı benzerliğe nasıl yaklaşmak lazım?

Tuba Emiroğlu: Occupy hareketleri, Ortadoğu’daki isyanlar ve Gezi direnişi gibi, yaşadığımız yüzyıla damgasını vuran toplumsal hareketler arasında paralellikler yakalamak elbette mümkün. Gerek sosyal medyanın yaygın kullanımı gerek eylem repertuarlarındaki ortaklıklar göz ardı edilemez. Ancak bu hareketlerin benzerlikleri kadar farklıkları da olduğunu akılda tutmak ve indirgemeci bir yaklaşımdan kaçınarak söz konusu hareketleri kendi özgünlükleri bağlamında analiz etmek oldukça elzem; çünkü özellikle iktidar karşısındaki konumları ve talepleri bağlamında bu hareketlerin pek çok fark barındırdığı aşikâr. Evet, Gezi eylemlerinde de Occupy’da olduğu gibi sembolik bir mekânın işgali söz konusuydu ve iki eylemin de katılımcılarının sosyo-ekonomik profilleri  benzerlik göstermekte, ancak Gezi eylemleri ekonomik eşitlik talebinin yanı sıra, hatta zaman zaman daha çok, maruz kalınan anti-demokratik uygulamalara yönelik de bir protestodur. Ortadoğu’daki eylemlere ve Gezi eylemlerine birlikte baktığımızda ikisinde de bireysel katılımın yüksek olmasının Gezi’yle en temel benzerlik olduğu söylenebilir; ama talepleri incelendiğinde söz konusu eylemlerin farklar içerdikleri ortaya çıkacaktır. Özellikle kitapta yer alan Fulya Atacan’ın Taksim-Tahrir karşılaştırmasını içeren yazısı bu farkları ortaya koyması açısından çok önemli.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Yazının orijinaline ulaşmak için tıklayınız.

“Kolektif Bellek” İçin BEKS / Bianet – 15 Aralık 2010

Ağırlıklı olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile akademisyenlerince kurulan Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği‘nin (BEKS) dün akşam (15 Aralık) açılış kokteyli vardı.

Dernek sözcülerinden Sevda Darıcıoğlu çalışmaların Yrd. Doç. Dr. Derya Fırat ve öğrencilerin girişimiyle başladığın, 12 Eylül darbe hafızasıyla ilgili bir yıldır 150 civarında kişiyle yüz yüze görüşmeler yoluyla travmanın izini sürdüklerini, görüşmeleri kitaplaştırmak istediklerini anlatıyor.

“Bu kayıtların bir kısmından ses montajı hazırladık ve  Diyarbakır Sanat Merkezi’nin 13 Eylül sergisini ziyaret edenler bu kayıtları dinleyebildiler. İki üniversitenin Kolektif Bellek Grubu’nca gerçekleştirilen ve çeşitli dönemlerin siyasi ve toplumsal olaylarına ışık tutan arşiv taramalarından derlenen “Türkiye’nin Sesi” gazetesi de Diyarbakır’daki etkinlikten sonra sergiyi gezenlere de ulaştırıldı.”

İki ay önce kurulan BEKS, İstanbul, Ankara ve İzmir’de 25-35 yaş grubundaki kişilerle görüşmeler yaparak, bu kişilerin politik ve sanatsal yaşamla ilişkileri ile gündelik yaşamlarını araştırmayı planlıyor.

BEKS‘in Galatasaray, Hazzopoulos geçidindeki mekânında gerçekleşen ve ilgi gören açılış kokteylinde Erhan Arık‘ın Horovel adlı video-fotoğraf çalışması da katılımcılara izletildi.

Sunumda, Ermenistan-Türkiye sınırının her iki tarafında 1915’ten önce göç etmiş insanlar veya yakınlarının acı dolu tanıklığına yer veriliyor. 1915 katliamından kurtularak Kağızman’dan Ermenistan’a göç etmek zorunda kalan bir yaşlı kadın, “200 kişinin ardına kapı kapandı. Bir tek biz iki kişi kurtulduk” diyor.

Ermenistan’dan göç ederek Türkiye’ye yerleşen bir kişiyse, “İki toplum, birbirinin neler çektiğini iyi bildiği için birbirine nefret beslemiyor” diye ekliyor.

Dernek mekanını Serpil Odabaşı‘nın “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Sokaktaki Apoletler”,  “Yokluğum Varlığına Armağan Olsun” adlı yapıtları çevreliyordu. Ayrıca programda, Galata Fotoğrafhanesi‘nden Anıl Çizmecioğlu‘nun “Benim Adım İnsan” ve Elçin Turan‘ın “Cumartesi Anneleri adlı belgesel fotoğrafları da sergilendi.

BEKS, kolektif bellek, geçmişin anlamlandırılması, kültürel üretim alanları, kültürlerarası etkileşim, etnilerarası ilişkiler, diaspora, toplumsal hareketler, alt kültürler, gençlik sosyolojisi konularında disiplinlerarası bilimsel bir yaklaşımla sosyolojik araştırmalar yaparak tartışma ortamları oluşturmayı, kuram ve yöntemler geliştirmeyi amaçlıyor.

Dernek, saha çalışması yapmayı, ulusal ve uluslararası tartışma ortamı oluşturmayı, görsel-işitsel bir arşiv ve dokümantasyon merkezi kurmayı ve yabancı dillerde yayınlanmış yapıtları Türkçeye çevirmeyi planlıyor.

Yazının orijinaline ulaşmak için tıklayınız.